Yüzyıllardır yüzünü asıp gözlerini kirpiklerinden çakacağı ekranı seçen ve televizyona ugramayan biri olarak aniden Alyazmalım'ın, hem de o meşhur sahnesi ile karşılaşınca duraksadım tabi. Yüz kere izledigim halde bakalım hangisini tercih edecek diye heyecanlanmayı dahi ihmal etmedim. Fakat Ahmet Mekin'in karizmasına ve sevgiye ciddi emek veren bir sahsiyet olmasına rağmen yine hep serseri ve sorumsuzların da -bir tutam tutku için- beklenmediği kadar tercih edildiği malum. Yılmaz Erdoğan kadınların o tip adamları sevdiğini yazarken kendisi de -o tip biri ile- sözün gelişi "aşk yaşamayı" ihmal etmemiş te olabilir. Demem o ki Alyazmalım filmi de kâr etmedi… Aşkın yaşanan, yaşatan bir şey olup olmadığı, öldürdüğü öldüremediği şeyler ayrıca konuşulabilir. Aşkın ömrünün sevgi olarak uzatılma imkanı da, ayrıca, konuşulabilir.
O gençliklerde ve sonraları bile serseriligi ararken, o ilk tutulmuşluğun -ah ne olur- bütün ömre uzamasını, adı belli bir süreç olmasını, aslında belki de emekle aşkı, evlilikle aşkı bir arada görme umudunu saklar ya insan. Ne var ki sorumlulukla, emekle tutkulu duyguları, heyecanla istikrarı bir türlü gerçek anlamda, genel olarak birleştiremiyor çoğunluk.
Samet temsili önemli orada. Çocuklar da o zor zamanda, anası/ babası için de doğru olanı tercih etmese idi daha ağır sonuçları da olabilirdi, oldu da bu çok aşık fakat pek sevgi/sizlik sosyolojisinin...
Samed temsilinde çocuk unsuru bir aileyi, bir toplumu her zaman biraz sorumluluğa ve artık aşama aşama olgunluğa çağırır. Çocuk unsuru anne baba için ters mürebbiyelik gibidir. Toplumu büyüten ana unsurdur. Bir toplumun anasır ı erbaası gibi adeta…
Şimdilerde artık anne baba olmanın bir zahmet büyümeyi gerektirdiği, modern anne babanın geleneksel anne babanın aksine ergenliği fazla uzattığı, geç ergenliklerin bırakılıp o yılkı anlar silsilesinin artık biraz hayata atıldı-atılacak gençlere bırakılması gerektiği ortada. Çocuklarını bilinmeyen ve çok çeşitli evrenlere açık kapı ve pencerelerle dolu ekranlara bağlamak, yapıştırmak ve hiç ardını aramamak çok ilginç. Çok uzak bir zamandan değil, akşam ezanından önce evde olunan yakın bir dünyadan geldik çoğumuz. O halde nedir akşamdan sabaha dijital sokaklarda unutulan ve sofraya çağırılmayan, zorlanmayan çocuklar, gençlerin sahipsizmiş, yetimmiş gibiliği... Yalnız sabahlar ve yalnız akşamların kimsesizliğinde küçük ömürlerin ergenden çürümeye bırakılması hoş değil. Cümbür cemaat bir bizlikte şahsiyet olma imkanlarının yitirilmesinden de bahsetmiyoruz. Bir dengeyi arıyoruz. Bir tahteravalli neşesini…
Bakın münferit de olsa çok beklenmedik, ters köşe zulümler, ölümler, cinnet halleri yaşanıyor. Büyüme sürecini bir türlü büyümeyen geç ergenlerle yaşamak zorunda kalmak da zor, kimi gençler için.
Bir de bir insan nereye kadar bencil ve bireysel olabilir, nereye kadar kendini, tek ve hep kendini, salt arzularını hesaba katabilir?
İnsan ömrü; kökleri/ anne babası ile dal uçları/çocukları arasında bölüştürülmek ve kalan zamanlarını kendisine ayırmak durumundadır. Tersi de mümkün. Önce kendine ayırır, kalanını adil bir şekilde yakından uzağına bölüştürür. Fakat bölüştürür işte.
Anlar nitelikli yaşanırsa kısa sanılan doygunlaşır ve ömre ömür katarak uzatır.
İnsan ömrü sadece kendisine ait değil ve modern insanın kabullenemediği şey biraz da bu, sanki… Olan biten kötülüklerin sebepleri aradında afili bir sebep varsa o da budur diye düşünüyorum.
Çok acı olaylar hem büyük ölçekte hem küçük diyemeyeceğimiz şekilde gerçekleşmeye devam ediyor. Kötülük çocuk safiyetine kadar yeryüzünü, kimlikleri, var oluşu talan ede ede ilerlemiş, yol almış durumda.
İş bu raddede değilken bile daima iyi, güzel, doğrunun derinlemesine işlemesi ve elbette yaygınlaşması için çaba harcamaya adanmışlıkla üretimlerimizi devam ettirmek durumundayız.
Yangın yokken, insan gönlü ve dudağı kurumuşken, kuraklığı ve deliren modernite rüzgarını fark ettiğimizden bu yana ve bütün ömür böyle olmalıydık, belki böyleydik. Dolayısıyla "Yangın var! Koşun!" diye bağırmak bize zül geldi.