Ahlakı kaybetmiş toplumlarda insanı içten dışa doğru onca yıl emek vere vere oluşturduğu, bir takım erdemlerle estetize ettiği karakterinden çıkaracak bir mukavemet var. Sözkonusu, doğal akışı tersine döndürmeye çalışan bu "mukavemet", aslında toplumsal çürümenin kişiye uyguladığı amansız bir aşındırma kuvveti…
Bir insanın yıllarca ilmek ilmek işlediği, dürüstlükle, adaletle, alçacık gönülle, sevgi ve zarafetle oyduğu, işlediği ve adeta estetize ettiği o karakter, böylesi ahlaki olanı kaybetmiş bir dünyada, küt kalmış bir çevrede düşünün ki bir avantaja değil, taşınması gereken ağır bir yüke dönüştürülüyor. Sanki baştan sona erdemli olarak ve kalarak büsbütün hatalı bir hayat getirmiş gibi bir duyguya sürükleyebiliyor…
Bu yıkıcı dinamik genellikle şu aşamalarla bireyin direncini öncelikle yalnızlaştırma ve anomali ilanıyla kırıyor.
Ahlaki normların yerle bir olduğu yapılarda, erdemli davranan insan "örnek kişi" olarak görülmez; aksine düzeni bozan, "enayi" ya da "saf" bir anomali olarak damgalanıyor. Toplum, kendi suçluluk psikolojisini bastırmak için doğru olanı dışlar. Onuncu köy bu anlamda dokuz köye sığdırılamama deyimi olarak hiç bir dönem bu kadar yerinde bir deyim olmamıştır, diyebiliriz.
Bir de malum yapısal mecburiyetler veya hayatta kalma, nefes almaya devam kaygısı var. Sistem o kadar yozlaşır ki, en temel insani haklara (bir işe girmek, hakkını savunmak, adalet bulmak) ulaşmak bile ahlaki tavizler vermeyi gerektirmeye başlar. İnsan, karakterini korumak ile hayatta kalmak/ailesini korumak arasında vahşi bir ikileme sürüklenir. Malum film ve dizilerde hep bu mazeret olarak öne sürülür ve insanlıktan çıkan tüm insanlar bu erdem bırakma toplu eyleminde alkışlanırlar. Ha bir de
"Herkes Yapıyor" kanıksatması var.
Toplumsal mukavemetin en sinsi silahı bence bu. Herkes olmak ne kadar berbat bir sürüklenme felaketi… Kötülük ve arsızlık sıradanlaştıkça, içimizde oksijensiz kalan o estetik ve ahlaki sınır yavaş yavaş çözülür diye korkarız ya... Ardından kurulan hazır cümle: "Ben mi kurtaracağım bu dünyayı?" sorusu, karakter kalesinde açılan ilk gedik midir? Ah hep kalede yaşamaktan ve ah kötülüklerce muhsan/ kuşatılmış olmaktan ne kadar usandık…
İnsanın içten dışa inşa ettiği o mahrem sarayı, dıştan içe doğru yıkan bu tazyike karşı korumak adı belli bir kahramanlık gerektiriyor. Bildiğiniz bir iç savaşı tetikliyor bu açık ve arsız, gün be gün yaşanan saldırılar.
Yine de karakterliliği ayakta tutan iki ana sütun gökyüzünü sobeliyor. Biri dikey ve kozmik diğeri ise yatay; daha bireysel/varoluşsal halde. Bu ikisi bizi toprak üstünde dik tutan. İlki İlahi Adalet. Elbette burada gösterilecek çabayı terketmeden, adaleti ertelemek veya geciktirmek amaçlı olmaksızın son büyük ve toplam çare olarak bakıyoruz bu meseleye. Buna sebep te; dünyada adalet mekanizmalarının çöktüğü, kötülüğün ödüllendirildiği dönemlerden geçiyoruz. Bu sanılacağı gibi bir erteleme mazereti değil. Yine "nasılsa öte tarafta hesaplaşılacak" diyerek eylemsizlik de değil kastedilen. Bir de anlamın korunması meselesi var. Bu varlık alemi nihai olarak kaotik ve kör bir rastlantıdan ibaret değil inancının yaşayan temsili olmak meselesi... Yani “Buraların bir Sahibi var! hatırlatması…Bugün yapılan kötülük ya da sergilenen erdemin kozmik bir hafızada yer bulduğunu bilmek, bireyi "Benim dürüstlüğüm ne işe yarıyor ki?" nihilist (hiççilik) girdabından korumaya aday en önemli tutamaktır.
Geniş zaman perspektifi de önemli. Kötülükler silsilesi insanı "bugüne" ve "günü kurtarmaya" sıkıştırıyor. İlahi adalet fikri ise zamansal ufku genişleterek, anlık yenilgilerin nihai bir mağlubiyet olmadığını hatırlatıyor.
Ah bir de asla bir kenara atılamayacak şey: Herkesten bağımsız insan olma soeumluluğu… İşte en saf, en estetik ve en sarsılmaz başımızın o tatlı, o pul biberli belası… Öyle bir şey ki gözünü sevdiğim; dışarıdan hiçbir ödül, alkış ya da ceza beklemeden, sadece Allah nazarına bakıp duran kendi gözünde haysiyetli bir varlık olarak kalabilme mücahedesi… Bu işte ötekinden özgürleşmek meselesi.
Budur dışarısı ne yaparsa yapsın hükümsüz kılan şey...
En nihayet; bir sanat eseri olarak karakter var edebilmek ne üstün bir uğraş… Tıpkı bir heykeltıraşın varoluşun hakkını vermek için estetize ettiği sıcak kanlı heykeller gibi bu çağın bütün olumsuzluklarını kaide yaparak üstünde durabilmek, üstesinden gelebilmek… Bu sorumluluk bilinci, toplumun o karanlık mukavemetine verilebilecek en asil cevap belki budur: "Siz neye dönüşürseniz dönüşün, ben böyle olacak, böyle kalacağım."