GAVUR İCADI
Karyolaların kanaviçe işlemeli etekler giydiği bir zamandı. Bu durum karyolasının eteğinden, ceketi anlamına gelebilecek; üst örtüsünden, yastığından, işlemesinden bizzat sorumlu kadınların arasında olduğu kadar, büyük ihtimal karyolalar arasında bile statü kazandıran bir durumdu. Bir ailenin aşk tahtı sayılabilecek bu düzeneğin altına ansızın atıldığında bunları düşünüyordu. Bir akşam evin reisi İbrahim beyin koltuğunun altında, kapı açıldığında çok fazla göze çarpmayacak şekilde bir parça arkada tutularak bu mekana besmelesiz girivermişti. Konuşulduğuna göre bir “şeytan” ve elbette bir “gavur icadı “ olarak…
Ara sıra evin çocukları, karyolanın kanaviçenin ağırlığından kurumlanan eteklerini kaldırıp ona bakıyorlar, elleri uzanabilenleri ona dokunuyor, kazara düğmesi çevrilip de o “bağırmaya” başladığında evin hanımı Fatma bir koşu gelip çocukları başından kovalıyordu. Kendisi sade bir sesten ibaret olduğu halde o çocukların ona güzel bir yüz, basbayağı canlı bir varlıkmış gibi bakmaları; masum parıltılarda devinen bıcırık merakları çok hoşuna gitmişti. Ne var ki bu havasız ve karanlık mekanda sıkılmamak mümkün değildi. Sadece gündüzleri gelen bir parça ışıkla karyola eteğindeki ağır kanaviçe işlemeyi tersinden okuyarak neşeleniyordu o kadar.
Bu işlemeye bakarken bir bahçeye girmiş hissini yaşamamak mümkün değildi. Güneş her zaman ki gibi koridoru dolaşarak hümayun kumaştan süzüldükten sonra bahçeye bir güzel doğuyordu. Bahçenin ortasında kocaman, açabildiği kadar açmış bir gül vardı. Kan kırmızıydı. Yanında bir ahenkle kıvrılmış dal ve üstünde de yanlara serpilmiş üç tomurcuk. Tıpkı evin hanımıyla, o ara sıra gizlice onu yoklayan altı adet keskin meraklı gözün sahibi bıcırıklar gibi… Bahçe bununla bitmiyordu. Gülü taşıyan dal, dikenli bir yol gibi; uzanıyor, sonra kıvrılıyor ve bir bülbüle sahne açıyordu. “Sesi benimkinden güzel mi?” diye düşünmeden edemedi. Ki onun da içinde birbirinden farklı bülbüller doluydu. Varı yoğu sadece bir sesti evet. Ama ne sesler, güfteler ve besteler…Ah bir dile gelse…Susturulup atılmasaydı buralara…
Neydi o kahvehanedeki günleri. İçeri giren ilk kişiden sonuncuya kadar bütün adamlar onun yanına oturur, sandalyelerini onun yakınına çeker, onun önünde saygıyla durur -belki de ona öyle geliyordu ki özellikle devlet adamı olduğunda kesin öyleydi- dikkatle onu dinlerlerdi. O kah kahvehanenin başköşesinde sahne alan bir sanatçı, kah başkentten hükmeden bir devlet adamı, kah dışarıları dolaşmış bir gezgin, kah kitaplar içmiş bir bilgin olurdu. Dikkat etmişti; en çok bir sanatçı olduğunda ilgi görüyordu. O zaman kimi adamların gözleri kararıyor, kısılıyor, yüzleri önlerinde birbirlerine ömürlerinde söylemedikleri edebi laflar sarf ediyorlardı. Ah çekenler de oluyordu. Hele Zeki Müren olduğunda -ki o her şey olabilirdi- o gürültü birden donuyor, şarkılar büyük bir huşu içinde, yürekten dinleniyordu. Bir ayin gibiydi o anlar. Öksürene ters bakılıyor, konuşana ise basbayağı kızılıyordu. Bu yüzden en çok Zeki Müren olmayı seviyordu. Bir de Safiye Ayla. Hem o görülmeyen her şeyi en güzel yanından sunabilme maharetine sahip olduğundan tebrike değerdi. Çünkü hayale izin veren bir makine olmak her makinenin harcı olmasa gerekti. Sonradan “torunları” olacak ekranlar her şeyi ayan beyan gösterecek, olanı biteni renge boyayıp, şekle kalıplayacak ve insanlara “Hayalleriniz gerçek oldu!” diye basınırken, hayali büsbütün talan edecek bir istila gerçekleştireceklerse de, daha o günlere çok vardı. Ne diyordu; ha kahvehane günleri… Nefesi sıklaştı o günleri hatırladığında. Fakat karyola altında huyunun tam aksine hep sus pus olmalıydı. Ki evin dedesi Hacı Ömer gelip, hiç de kullanmadığı o denge aksesuarıyla onu paramparça etmesin…
Duyumlarına göre” artık o duyurmuyor, duyuyordu” Hacı Ömer onun değil bu eve, dünyaya gelmesine karşıydı. Üstelik her fırsatta torunlarına kafasına işaret ede ede “Ben ünivessiteliyim!” diyerek zeki ve aydın bir insan olduğunu ima ettiği halde…Demiri tavından döven bir demirci, zamanında eşeğiyle İzmir’lere kadar gelmeye cesaret etmiş, ticaret yapmış ve paralar kazanmış, o arada belki ilk kez sarışın bir ırka şahit olmuş kara yağız, cüsseli bir iç Anadolu erkeğiyken, onun nasıl bu kadar bağnaz olduğuna bir anlam veremiyordu doğrusu. Biraz dinlese beni diyordu; geçerdi katılığı…
Son günlerde akşamları yatak odasına daha erken giriyordu İbrahim bey. Babası Hacı Ömer’i salondaki yer yatağına güzelce yatırıyorlar, verilecek ilaçları veriliyor, suyu baş ucuna konuluyor, sırtı henüz ayakta olan torunlardan birine çiğnetiliyor, sonra Allah rahatlık versin baba denilerek biraz acele ve “yalandan da olsa” son yolculuğuna uğurlanıyordu. Kral uyuduğunda bu küçük ülke bir parça rahat nefes alıyordu. Çağırmalar, bitmeyen emir ve istekler susuyor, başta gelin hanım olmak üzere saray hizmetlileri istirahate geçiyorlardı. Sonra yatak odasına giriliyor, bin bir farklı kumaş parçasının garip bir imeceyle oluşturduğu o koca örtü kapının altına sıkıca bastırılıyor, karyola altından o çıkarılıyor ve “of nihayet” açılıyordu.
O bir radyoydu. Rad yo! Görüntüde göz, işlev olarak ağzı olan o iki koca düğmesinin ortasında sarı petekli bir yüzü vardı. Şapkası mat siyahtı. Dalga dalga bin bir çeşit sesi vardı.
Düğmeleriyle sürekli oynanmasına ve dalgadan dalgaya çarpılan ve tam bir şarkıya başlayacakken, diplomatik bir açıklamaya dönüşmeye, bir tiyatro sahnesi açacakken, maç sahasına çıkmaya o da kızıyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu. Bazen susuvermeyi o da isterdi. Özellikle böyle belli bir şey olmasına karar vermedikleri ve dalgalara çarpa çarpa savrulan bir tekne gibi yarım sesler ve anlamsızlaşan sözler arasında gidip gelmeye zorlandığı zamanlarda…
Neyse ki akşamları haber saatinde pür dikkat dinleniyordu. Saygıyla ve bir ciddiyet içinde. Reklamlarına katlandıktan sonra sanat müziği konserleri de huşu içinde seyrediliyordu. Basbayağı seyredilmesine o da bir anlam veremiyor ve o zamanlarda gözlerini nereye kaçıracağını bilemiyordu. İçinde kendisinin bilmediği bir takım görüntülerin mi olduğunu düşünmüyor değildi. Sesler anlamlı sözlere dönüştüğünde muhakkak bir mekan, bir yüz çiziyor olmalıydı. Her bakan farklı bir şeyler görüyor olmalıydı sonra. Her hayale uygun bir sınırsızlığın kutusuydu o. Evet kendisini acizane böyle tanımlayabilirdi belki.
O akşamlardan birinde yine Zeki Müren olmuştu. En çok Zeki Müren olduğunda ona dikkat kesilen İbrahim beyin bu defa o seyrine dalmıştı. Yer yer sivilceli de olsa yakışıklı bir samimiyet diye düşündü. O akşam elindeki Yunus Emre divanı isimli kitabı okumayı nasıl da bırakıp yüreğini ona vermişti, görülmeye değerdi doğrusu.
“Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefeeess olaaarak kalacaksınnnn…” Hele İbrahim beyin, bir boşluğa doğru bakarak bu şarkıya eşlik etmesini karısı fark ettiğinde apar topar gözlerini onun yüzüne çakması bir alemdi. İlahi İbrahim bey!...
Böyle böyle nerdeyse bir ayı bu yatak odasında gündüzleri karyola altı, geceleri yüklüğün önündeki sehpada tamamladı. Sanki vatani görevini yapıyor gibiydi. Sonra bir akşam, bastonunu duvara dayayan bir el tarafından kapı iki kere tıklatılıp İbrahim bey “Buyur baba!” dediğinde olan oldu. Hacı Ömer “Gecenin bu vaktinde o gürültü ne oğlum?” dediğinde…
Ertesi günlerde nihayet olması gereken yerdeydi. Salonda; büyük masanın tam üstünde. Buradan her yer rahatlıkla görülebiliyordu ve artık kendisini yaylaya çıkmış da avazı çıktığı kadar bağırabilecek bir çoban kadar hür hissediyordu. Hacı Ömer ayası geniş elleriyle ona dokunduğunda onun abdestini bozmayacağına söz veriyordu. İstediği her an ona Demirel olacağına…Onu mutlu bir köylü gibi hissettireceğine…Hem sanat müziği de neymiş, ona en yanık türküler dizeceğine…
Hem zaten geniş göğsünde herkese uygun sesler barındırması değil miydi onun misyonu. Yeter ki kulağını burkmayı bilsindi insanlar. Çocukları arkası yarınla yarınlara bağlar, bıyıklara yarın bir gün işte-sokakta konuşacak malzeme vermek üzere pür dikkat haber dinletir, hanımlara iş yaparken bir güzel çene çalarak yarenlik yapar, sevgililere ise ağıt yakardı.
Tamam da gittikçe tek bir şeye dönüşüyordu bu evde. Bir sabah Hacı Ömer’e yine Demirel olduğunda, Hacı Ömer’in kendisiyle arasına giren torunlarından birine “Çekiiil!” diye bağırıvermesiyle başlayan ve yaşlı bir çocuğun nazını çekmeye adanan bu gidişat onu da hayretlere düşürüyordu. Aslen bir “gavur icadı” olduğunu unutmuş gitmişti artık. Bir dini olduğu bile söylenebilirdi. Nedense gittikçe şişmanlıyor, kilosu masayı kaplayan mekanik bir göbeğe dönüşüyordu. Sürekli “Benim işçim, benim köylüm” tekrarına düşüyorken bir gün bir de ne desin? “Benim Hacı Ömer’im! Benim ünivessitelim!