Ortaköy sahilindeyim. Deniz, kuşlar, insanlar,kediler, renk, koku, ışık, hav, miyav, cik cik… Her şey olmadığı kadar güzel. Bahar şehrin insanlarını tek tek dışarıya çıkarmış, kendi şenliğine hazırlık yapıyor.
Bugün sadece evlerin kapılarının açık olduğunu sanmıyorum. İnsanların yüzlerine bakılırsa, iç dünyalarının kapıları da aralanmışa benziyor. Solgun yanaklar alacağı rengi arıyor. Eller ayasını bahar çiçekleri gibi açmaya hazırlanıyor. Renklerle yüzleşme arzusu, kokuların izini sürme isteği pervasız dolanıyor. Beklentiler daha bir sabırsız. Herkes ne kadar da cesur. Bugün dilsiz bir insan bile dilediği kadar konuşabilir. Gökyüzü yere inip zıplayabilir. Güneş kahkahalarla gülebilir. Öyle hissediyorum.
Öyle sanıyorum ki gün batımına doğru “an”lar yaşanacak. Bir el diğer bir ele uzanacak sahilde. Bir kedi hamile kalacak. Kargalar yeni fıkralar uyduracak. Martıların ziyafet günü olacak bugün. Dalgaların önünde kendisini sevdirmeye hazır uysal kedi kuyrukları görüyorum. Başlarını okşayacak minik eller için ön ayaklarını kaldırarak reverans yapıyorlar.Güvercinler kalabalık insanların verdiği güvenle kedi kuyruklarının gölgesinde yemleniyor. Herkes ne kadar da kendisi olabilmiş bu mevsim. Hayret. Günün güzelliği bir ödül. Bir cennetin ortasına atılmış, yine de sevilmiş bir günahkar gibiyim. Cennete alınmayacağı söylenen kederi gizlice içeri alıyorum. Biraz sevinçli olsam da, hüznüme engel olamadığım kesin. Olmak istemediğim hatta.
Yanımdaki arkadaşım birlikteliğimizin tadını kendini olanca gücüyle anlatarak çıkarmaya çalışıyor. Uzun hayat yolcuğunu en başından anlatarak, sanki kendisini doğuruyor. Bazen sancı çekiyor, bazen kendisini mutlu göstermeye çalışıyor. İtirazsızım. İçimde kendi kabullerimle uğraşıyorum zira. Ona ayırdığım vakitte yine , ısrarla kendimle ilgilenmem haksızlık. Bir tokat atıyorum. Kızarıyorum. Vicdanım her zaman bana hak ettiğimden fazla vurur, biliyorum. Fakat dediğim gibi, onunla ilgilenmeliyim. Onu dinlediğimi hissettiriyorum. Bunun için anlattığı Londra gezisindeki ayrıntıları yakalamaya özen gösteriyor, onlardan soru çıkarıyorum. Hiçbir şey bilmediğim izlenimini vererek anlatımını canlandırıyorum. Olabildiğince dilsizim. Tereciye tere sattığını söylüyor gülümseyerek. Ona terelerin farklı lezzetlerde olduğunu, onunkilerin bilmediğim ovalardan geldiğini söylüyorum. Her zamanki kadar olmasa da yine hazır cevaplarım. Yemin ederim ki onu dinliyorum.Fakat ne kadar zor , aynı anda sürekli mızmızlanan hüznümü, bahara dair yeni yorumlarımı da hesaba katmak, onları da dinlediğimi göstermek durumundayım. Onu kale almadığım her zaman saçlarımı yolar hüznüm, iyi bilirim. Ona karşı derli toplu, saygılı olmazsam dağıtır beni. Öte yandan seyredilecek, fotoğraflanacak, daha sonra yorumlanmak üzere hafızamda arşivlenecek ne çok bahar manzarası var… İki de bir farkında olmadan arkadaşıma “neden?” sorusunu sorduğumu geç fark ettim.Her bir nedene verilen uzun cevaplarla zaman kazanıyordum. Kazandığım zaman da içimden cümleler kuruyordum. Bahar bir düğünde beni zorla halaya kaldıracak olan biri gibi, arsızca neşelendirmeye, dağıtmaya çalışsa da, inatçı bir hüzün insanıyım bugün. Yüzüm gamzelerine aldırmıyor. Kaşlarım gözlerimin üstüne uzanmış. Uzak mesafelerde sürünüyorum yine. Şehirler arası yollar boğazıma dolanıyor. Otobüslere binip, iniyorum. Kaçırdığım da oluyor. Giderken yaşadığım sevinçleri, dönerken öldüğüm üzüntülerle değişiyorum. Ayrılığın bir pislik olduğunu düşünüyorum. Bir tür ölüm olduğunu... Keşke bir parça küfür bilsem diye iç geçiriyorum. Bize bunu öğretmeyen annemin bizden gizli -dillendirmese de - neye küfrettiğini sorgulamaya başlıyorum.
Git başımdan bahar! Özlüyorum.
Sen gelmiş olabilirsin. Ama o yok. O gelmedi.
(Filhakika adlı hikaye kitabımdan, Mart 2006)