Eylemlerimizin, seçimlerimizin ve tutumlarımızın bizim savunmamıza ihtiyaç duymadan hakiki işlevinde durabilmesi, onların öz tutarlılığına, diyelim ki otantikliğine, safiyetine ve iç doluluğuna vs ye bağlı.
Fakat görüyoruz ki; kimse yaşamın asıl ve görünmeyen meydanında, sokağında, iç odasında değil.
Herkes siperde, herkes savunmada.
Kavgalar, paravanlar, ayrıştırma ve ayrılıklar ve hatta linçler...
Çoğu insan savunmayı yaşamak sanmada...
Salt savunmaya odaklı ve benliksiz senlikçilerin gürültülerine rağmen yaşıyoruz. Kulaklarımız onlara sağır olsa da uğultuları sükunetimizi üzmeye yetiyor.
Sanırım çoğu insanın öz aynası kırık, iç sokakları kendisiz ve ıssız.
Sanal sokaklar ve meydanlar onu bunu, ayrıştırılan kesimleri, temsilleri üzerinden birbirine karşı kıyasıya savunanlarla dolu.
Aynaları onlara kırgın ve suskun. Kimse kendisiyle göz göze gelmeyi ve şu soruları sormayı akıl edemiyor kolay kolay.
İnsan olarak kendini/ öz yaşamını kendine karşı, yozlaşmamış vicdanına ya da iç aynana karşı savunabilir misin?
Onu, bunu, onları, şunları değil bir kere kendi iç savunmanı yapmayı deniyor ve -hatta keşke- alışkanlık ediniyor musun?
Aidiyet önemli belki fakat her şeyden önce sen hakikat olan a ait değil misin? Aidiyetten ayrı bizzat şahsiyetinden sorumlu değil misin?
Savunmadan fakat savunulmaya değer ne yapıyorsun?
Yaptığın şey senin savunmana gerek kalmaksızın orada, dimdik durabiliyor mu?
Ürettiğin bir düşüncenin, kaleme aldığın veya hayata kattığın bir eserin, herhangi bir ilişki içinde sergilediğin duruşun, en önemlisi de bir adaletsizlik karşısında aldığın tavrın arkasında hiçbir ego kalkanı olmaksızın durabiliyorsan yaptığın şey, kendi kendine tanıklık edebilir.
Savunulmaya muhtaç olan şey, genelde yapay olan şeyler bence. Hakiki bir düşünce, samimi bir emek, incelikli bir duruş savunulmaya ihtiyaç duymaz.
O zaten oradadır, kendi varlığıyla sessizce, hiç cazgırlık veya kahramanlık gösterisi yapmadan, kavgasız ve saygı ile kendini açıklar vaziyette durur, saf beyanda bulunur.
En çok ta safiyet savunma makamında bırakılıyor. 1944 yapımı "Gaslight" (Türkiye'de Işıklar Sönmesin ya da Gaslight adıyla bilinen film) aklıma geldi. Başrollerinde Ingrid Bergman ve Charles Boyer yer alan filmin ana konusu, manipülasyon terimi olarak literatüre giren "Gaslighting" kavramının çıkış noktasıdır:
Filmde koca (Gregory), karısını (Paula) yavaş yavaş akıl sağlığını yitirdiğine inandırmaya çalışır. Mesela evdeki gaz lambalarının ışığı koca gizlice tavan arasında bir şeyler ararken hafifçe kararmaktayken karısı "Işıklar kararıyor" dediğinde koca bunu tamamen onun uydurduğunu, hayal gördüğünü söyler.
Sonra sakladığı eşyaları karısının kaybettiğini iddia eder ve kadının kendi hafızasından, algılarından ve nihayetinde "safiyetinden" şüphe etmesine yol açar duruma getirir.
En ilginç olan da aslında manipülasyon yapanın manipüle edildiğini iddia etmesidir. Durduk yerde kendi yaşamını yaşayan ve bu haksızlığa uğrayan kişi, haklı veya temiz olsa bile karşı tarafın yarattığı illüzyon yüzünden sürekli kendini aklama ve savunma makamında kalır.
Kadının durumu safiyetin savunma makamında bırakılması durumudur.
Safiyet kendini savunmayı bırakmalıdır. Savunmak yaşamaya dahildir belki fakat yaşamın tek anlamı ve amacına dönüşmemelidir. Dürüst ve erdemlilik çabasının buna ihtiyacı ve zamanı yoktur. Saf ve kimsenin kötülüğünü istemeyen yaşamlar karşı savunmayı bırakıp yaşamaya devam etmeliler.
Ben öyle yapıyorum.