İKİ ODA, BİR DERYA
Toprağı doğal kınalı-kırmızı olduğundan Kınalıada denmiş buraya. Prens adalarının ilk adımı.
Rezene kokularına sarılıyordu is kokusu. Dalgalarını daha küçük cüzlere bölmeye başlamıştı Marmara’nın boynu. Burgaz’ın ışıkları her akşamki gibi suya değmeden Kınalıada’ya yürüyerek geçme kerametini gösteriyor. Bazen şarkı sesleri de geliyor. Fakat bu sonbaharda kış tüyü var sanki. Henüz ağaçların beti benzi bile tam atmamışken bir üşütmecedir, bir ince bluz, bir şal ceket oynuyor.
İskeleden yürüme yoluyla on beş yirmi dakikalık bir yolda denizi muhakkak sol kolunuza takarak yürüdüğünüzde ulaşılan bu yerde yan yana dizilmiş pek çok ev arasında bir ev var. Olmayan boyuna posuna bakılırsa bu bir hecekondu. Ev sahibi olsa anlarım. Fakat evin kiracısı gelen misafirlerine birazdan evi kiraya verecekmiş gibi sevinçle, övünçle anlatıyor evini. Şayet görmeseler anlamayacaklar ne büyük yalanlar söyleyip palavra sıktığını. Fakat palavranın sahibinin dil uçlarından zihnine çok uysal bir kedi gibi sokuluşu, çok kısa bir süre sonra da yerleşmesi var ya. O tam bu durumda.
Diyor ki: “İki oda, bir derya, saksısında Burgazada…”
Ondaki inanmışlığa tanık olduktan sonra hemen her bir parçası daha önce başka bir ev olmuş eskitme inşaat malzemelerinden oluşturulmuş bu yapboz-ma evi onun nasıl böyle görebildiğini sorgulamak kimsenin aklına gelmiyor. Belki de tam “Yok canım, o kadar da değil, amma palavra sıktın!” diye içlerinden düşüneceklerken evin ayaklarını sürekli mesheden deniz “Susalım lütfen!” demeyi ihmal etmiyor. O andan itibaren susuyor ve maviye dalıyor herkes. Herkesin gözleri mavi oluyor. Ela, kahverengi hatta siyah gözler bile. Bir ressamın paletinde birbirine zıt renklerin birbirini ılıtması bir süre sonra hiçbir rengin tek başınalığa dönmek istemeyişini andırıyor. Herkes biraz mavi olduğunda iş tamamlanıyor. Herkesin zihninde tekrarlanıyor o cümle.
“İki oda, bir derya, saksısında Burgazada!”
Atıyor. Fakat bu en azından sadece onun için adeta bir ayet. Kimse kabul etmese de kendisi için tam isabet. Bu onun doğrusu!
Özellikle İstanbul’un varlıklı ailelerinden gelen değerli misafirlerine anlatırken yüzünü görmelisiniz, bu kiracının. Dalga geçmiyor. Çok ciddi inanıyor bu tanımlamaya... Muhtemelen kendisi uydurdu. Hayır! Uydurmadı. Yaşadı. Hissetti. Sayısız odalı, havuzlu, garajlı, parklı bahçeli, sıkı güvenlikçisi olan sitelerinden gelen birkaç dostuna bu tanımlama ile evini anlatırken bütün mahalle sakinleri duydu onun bu sözlerini. Onlar da bu tariften sonra gecekondularına yeni bir gözle baktılar. Tıpkı misafirlerin kişisel kâşânelerine döndükleri zaman yeni bir gözle bakmış olabilecekleri gibi…
Doğrusu, onun dediği gibi -e aşağı yukarı iki, bilemedin en fazla üç odaydı evleri, tamam.- Fakat önlerinde daima kıpırdayan şu maviliğe derya demesi konusunda biraz abarttığını düşünüyorlardı. Suydu işte. En fazla deniz.
Kaderleri nasıl birleşmişti bu suyla. Ne ara bir kan bağı doğmuştu onunla aralarında… Hatırlamaya değmezdi. Belki lanet bir şey. İşi çok, gücü çok. Bir kere bulaşmışlardı yalnız buraya. Olsun. Lodosla bir olup üstlerine yürümediği zamanlarda çok ta dikkatlerini çekmiyordu açıkçası. Çok sıcaklarda iyi geliyordu. İstanbul’da karşı binadaki ev haline, balkona sığdırılmaya çalışılan sefacıklara, sokağın caddeye boşalan gürültüsüne bakıp durmaktan iyiydi.
Beton mu, su mu? Tabi ki su. Ya da ayaklarına Temmuz’u geçirmiş, bir de üstüne Ağustos basılmış şehirle beraber ter dökmek mi, su mu? Tabi ki su! Yok! Ne suyu ya! Deniz…
Hani kapağını kaldırdığında altı yeni kapatılmış bir tazelikle karşılaşmak var ya? Onun gibi. Onun iki katı, hayır. Üç katı gibi bir histi bu. Penceresinde deniz hiç eksik olmuyordu bu hecekondunun. Öyle serin, öyle serin... Kafiye eskimedi ki. Sadece yeni şeyler eskiyor zaten. Böyle okunuş ahengine göre üst üste koyulmuş kelimeler, kulağın sırtında el el üstünde oynuyor. Kulağın kulağı var. Az sola dön. İleri kulak. Kafiye işte ta onu gülümsetiyor. Kafiyeye gülünmesine aldırma!
Evin üç penceresinde de o taze koku! Yenice yaratılmışlığın müjdesi gibi giriyor öyle çiğ. Henüz öpüşmüş suyla tuz. Tuz tanesinde suyun dudak izi. Daha olmamışlar. Ha oldular, ha olacaklar kadar taze araları. Her dalgada yemin ederim ki bir dökülme var. Bir yokum, bir varım dökülmesi… Bir de yosunun yeşilini doluyor ya başına deniz. Deniz mi? Hani deryaydı? Ne? Su mu?
Eğer bir deniz kıyısındaysanız veya daha doğrusu tabiattan, Tanrıocağı’ndan uzaklara gitmemişseniz barınağınızın öyle kocaman olması falan gerekmiyor. Gün boyu haylaz bir çocuğu bin bir çeşit suratla eğlendiren ve uslandıran, gündüz özgür bir park, çok seçenekli piknik alanı, gece dilerseniz şaşaalı bir eğlence mekanı veya dinginliği tutturmuş bir kuytuya dönüşen yanlarıyla toprak sizi zaten içeri bırakmıyor. Tam içeri girecekken bir rüzgar ensenizden küçük bir şaplak vurup takılıyor ve hesap soruyor: “Nereye?”
O oradayken siz onu bırakıp nereye gidiyor olduğunuzu sorgulamaya başlamış bile oluyorsunuz, bir yandan bir çiçeğin gençliğe öykünmesine -kuruyan yapraklarını kopararak- eşlik ederken. Böylesi deryanın içinde kendi oynaşı içinde yüzüp duran küçük kayığı andıran bir evde yaşıyorsanız, durum bu. Sırtınızı dönüp gidemezsiniz. Bazen öyle olur ki tam siz eve girecekken arkanızdan eteklerinizi ıslatır ve sizi kendisine mecbur eder. Namus meselesi. Sıkıyorsa kapanın dört duvara…
İnsan kıskançtır kabul. Hele aşıkken… Fakat bir ağaç kıskanç mıdır? Bir çiçek? Bir taş? Bir pispas evet, kıskançtır. Yalnızca kendi koca kafasını toslamak ister şefkatin beş parmaklıklı ayasına.
Fakat koskoca bir denize kıskanmak yakışır mı?
Ev nedir ki? Neye karşı barınıyorsun? Dağa yaslanmak, çimene uzanmak, her defasında onar onar dalga adım koşarken denize taşmaktan mı barınıyorsun?
İnsan evren gibi büyük evi, hanı, hamamı terketti de kendi evine mi sığışmaya çalışıyor?
Ev iyi ki iki oda. Biri sadece gözler kapanacakken açılıyor. Küçük ölüm odacığı. Sağlıklı mezarcık. Dağın midesine oturmuş beton.
Doğallığın insana bu denli yakın, sıcak, samimi, teklifsiz davranışından şüphelenmemek elde değil. Sanki bunun ardında karşılığını bulmamış bir sevda var. Sanki bunun altında hayrete düşüren bir alttan alma var.
Hayır, durduk yerde neden el sallar bütün yapraklar. En başta çınar yaprağı! Neden öper gözlerimizden –dudaklarıyla ıslatmadan- çiçekler? Ağaçlar neden hep ayakta hep hazırolda bekler bizi? Hiç başa kalkmaz bekleyişlerini… Yanlarından geçerken hiç birimizin yapamayacağı o özgün referansla neden sunsunlar ki meyvelerini?
Her bahar o badem, o erik erkenden selam çaksın bembeyaz. Çiçekken koku, meyveyken tat olsun. Dalları, kolları yorulsun. İğde kokuları, dutlar, incir, böğürtlen, koca yemişler…
Yoruldum senden ey tabi at… Üstüme üstüme dokuz nala sürme kendini böyle… Ezildim. hem üzüldüm ve sana karşı mahcubum. Tamam ben atmadım bu çer çöpü orana burana, ben dikmedim bu saçma sapan imarı senin kalbine. Onca yanlışı sana karşı ben yapmış olamam. Fakat aynı türden varlıkların bütün yaptıklarından kendimi sorumlu tutmaktan alamıyorum işte kendimi.
Her şeye rağmen senin erdemini terk etmemen, senin için şartlar ağırlaştırıldığı halde, sistemin çökertilmeye çalışıldığı halde terk etmediğin ve direndiğin görev bilincine hayranım.