Bahçesinde koca bir İncir ağacı vardı evin. Ev iki katlıydı. Biir, iki. Üçüncü katta bulutlar oturuyordu. Kiremitleri daima göğün yüzünden, gözünden öpüp duruyordu. Evin... "Ev ev üstüne olmaz" demek neydi? Böyle olabiliyordu işte. Bu ne ki? Yedi tane ayrı evin üst üste konulduğu yüksek binalardan artık her yerde vardı. Her ev bir şahsiyetti. Seven ve kendilerini birbirlerinden sorumlu hissedenlerin ayrı birer insan değil de, “bir vücudun organları gibi” birbirine kaynaşıp yekvücut olduğu tek bir şahsiyet! Bir kere erkekler baba oluyordu. Kadınlar da anne. Babanın kalbi annede toplanıyor, oradan çocuklara dağılıyordu. Annenin kalbi ise çocuklara çatallandıktan sonra babanın kalbinde derlenip toplanıyordu. Büyük annenin ve büyük babanınki torunlara bölünüyor, pay ediliyor, daha sonra büyüklere kalırsa kalıyordu. Her şeyin küçüğü daha çok seviliyordu. Evin de. Evin büyüklüğü o evde yaşayan kalplerin ferahlığıyla ölçülürdü. Metrekare hesabıyla değil. Ferit ve ailesi ikinci katta oturuyorlardı. İnsan topraktan kalktıktan ne kadar süre sonra ikiye katlamıştır barınağını, bilmiyordu Ferit. Çocuktu. Çocukluk; bilginin azlığı, aynı zamanda özlüğü sayılırdı. Bilmediği oranda hissetmek çağı denilebilirdi çocukluk yıllarına. Ermemiş bilgelik gibi bir şey. Daha az var olmak ve aynı zamanda daha yoğun… Var olmak. Ömrün bütün bereketi çocukluktaydı sanki. Hayatın yeşereceği o bir tohum; işte bu çocukluktu. Tıpkı şu koca İncir’ in dallarını kollarını gerisin geriye kalbine çekmesi, dürülüp bükülüp bir İncir’ e, meyvesine, yani kendinden olma çocuğuna, dahası torunu denilebilecek bir tohum tanesine sığıverdiği gibi… Var olmak da zor şeydi hani. Tepe taklak yok olmayı içine saklayan bir çıkındı sanki. Ferit mi? Nasıl bir çocuk muydu? Hayal edersiniz sanmıştım. Hayal kurma gücünüzü özgürce kullanırsınız diye yazmamıştım. Peki. Şöyle… Biraz sıskaydı. Toprağı incitmeyen cinsten. Yük olmadan ağır olabilmeye büyüdüğü okunurdu alnından. Saçlar ve kollar yele ve kanat. Ayaklar teker. Bir lokmayla doymak, ardını aramamak, oyun, oyun ve oyun… Gündüzleri ve özellikle akşam karanlığında. Hiç büyümemek için nasıl bir direnmekti ki bu. Henüz yeni doğmuş olmanın hıncı belki de. Farkında olmadan duyulan hırs; yaşama karşı. Sadece dizlerinde biraz hasar. Yaşamak nedir henüz bilmiyorken; yaşamak işte. Zıplayınca başını delen ve kanatan yıldız, annesinin banyoda kafasına babasından gizli vurduğu sabunun köşeyi tam dönememiş iğretiliği. Dizlerini yamalamaya oturmuş meleklerle çevrili olduğu o yıllar… Ferit’in bildiği en iyi şey, boy ölçüştüklerini ve her defasında boyu evi geçtiği için, evi üzen o ağaçtı. (Beton milletinin huyuydu bu. Çimentoluğa zorlanmış, baskılanmış toprağın intikamıydı.) Ertesi gün güneşin saldırılarından onu koruyarak teselli ederdi İncir ağacı. Beton; dikildiğinde uzamayan bir şeydi. Ekilmiş bir taşın büyümesiyle oluşmamıştı ya bu ev? Fakat ağaç; fidanı dikildiğinde boylanan, soylanan bir şeydi. Huylu poslu bir yükseliş. Kendince bir miraç. Dikine dikine, kendi bildiğine ve bilemediğine bir yürüyüş eyleme... Fidan Ferit’le yaşıt olan bir şeydi. Ağacın Ferit hali… İnsanın efsanesiydi bu ağaçlar. Bire bin mısralık; Tanrı’nın serbest şiiri. Fakat muhakkak vezinli… Yaprakları bir acayip. Hicaba yetecek kadar büyük. Tanığı olduğu bir utancı saklayabilecek kadar hem de..."Annemi öpmüş müdür babam bu gövdenin arkasında?" İlk kumaşmış. Annesine bir entari. Babasına bir gömlek. Tekstil dünyasına atılmış ilk ve enn organik adımmış ha. Zamanında... Asıl güzelliği ise koca yaprakların arkalarında sobelenmeyi bekleyen bal küpleriyle dolup taşıyor olmasıydı. İncirler olgunlaştığında sadece iki katlı evin aslen kiracı olan ev sahipleri değil, çevresinde bu ağaca tanıklık etmiş herkes sevinirdi. Olgunlaşmış ve dallarından birbirinin gönlüne düşmüş insanların böyle sevinçlerinden örülürdü bütün bir hayat. Şahlanmaya ramak kala bir atın kendisinden önce şahlanan yelesi gibi. Veya sevdiğinden haber almış mesut bir genç kızın babasının yanaklarından öpecekken savrulan parlak örümler gibi… Saçakları, çözümsüzlükleri illa eriten bir dokunma hali. Sultanahmet'in en doğal etkinliğini bu ağaç yapardı, o vakitler. İsimsiz, resimsiz. Afişi; gelip geçerken görülüşüydü. Kelamı; rüzgârla söyleşisi. Selamı; meyvesi, küpü, balı… Ağustos bütün ateşiyle Eylül'e sarılacakken ve tam Eylül fevri bir değişimle, arkasını dönüp çekip giderken başlardı etkinlik. Meyvelerine yürürdü bütün tadı... İşte o an koparılmaya dahi gerek kalmadan ele avuca düşüverir bebeler... Koca İncir ayağa düşer. Sokağa iner en yüksek ucundan. Gocunmaz bundan. Vazifem der. Mızıkçılık yapmaz. Benim bunlar, ben yaptım demez. Saçar kendini. Savurur. Bereketin ta kendisi... Hızır’ın hazır oldaki hali. Mahalleli bilirdi ki; bu bal küpleri, dudaklarındaki kilidi çevirip onlara şifasını cebren ve hilesiz dökecek. Dilsiz dil olacak. Şerbeti hal olacak. Taze can dağıtılacak gökle yerin bir tohumda, bir kökte tevhidinden ve taksirinden. Yan etkisiz. Karşılığında ise sadece teşekkür edecekler. Beklendiği için mi? Yo. Sadece yakışığı o olduğu için. Bir nevi ön şükür. Ağaca teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmezdi ki... Tabii ya. Teşekkür, mmm şeydi… Şükre varıncaya kadar sebepleri gönüllemek işte... Vesilenin yanağına makas atmak veya. Ferit’in babası böyle durumların sebebini “edeptendir” diye açıklardı. Tam olarak anlayamadığı bu kelimeyi, -hocalarından biri bir gün koridorda çok bağırdığında ona göstermiş olduğu için- hissediyordu Ferit. Hissetmek; neredeyse anlamaktı. Fakat tam değil. Tam olmak neydi ki? Kim tam? Ne tam? Sayılar mı? Hadi oradan. Belki bir. Evet, bir tam olabilirdi. Sonra bölünüp çoğalıyorlardı. Dağılıyorlardı. Bir mahşer için en ücra köşelere sokuluyor ve birer birer tek başınalığı, yalnızlığı deneyimliyorlardı. Birliğin dağınık tecrübeleri. Bir düzen için dağılmış birlikler. “Kimsin sen?” Dedi Ferit, kendisine doğru eğilip, yeni inşaatı bitmiş iş hanına bakarken. “Araya giriyorsun. Bilmiş bilmiş konuşuyorsun.” Hocası eli Ferit’in elinde o tabloya doğru işaret etmişti. Ağır ağır okutmuştu oradaki yazıyı. Babasının güzel bir şey olması gerektiğinde, Ferit henüz “Niçin?” demeden alnına bir pankart gibi açıverdiği o kelimeyi orada görmüştü. “Edep”. Neydi ki bu kelime hemen çoğu güzel şeyin açıklanmamış açıklaması olarak karşısına çıkıyordu. “Edep” diye mırıldandı. Hocasının sert ve bir o kadar güzel sesi koridora aktığında ve sonra duvarları alıp götürecekmiş gibi dalgalandığında hissetti Ferit. “Edep ya huuuu”’ nun bir çeşit yıkanma/çimme olduğunu. Deryanın dere, derenin deryalaşmasındaki devinim vardı bu kelimenin içinde. Sayısız düzenli hareket içinde güzel güzel uyuyan büyük sükûnet! Bütün bunlar hissediliyordu o kelimede. Küçük vücudu, suyun kenarında dışlanmış bir ayrık otu gibi, titreyiverdi. Annesini ve el dokuma havlusunu aradı gözleri. Babaannesi mi dokumuş ne. Kulağını çeker korkusuyla kulağını kapadığı elini açınca kulağı yeniden şekline kavuştu. Hocasının sesi koridorun sonundaki kapıdan çıkıp gidemediği için geri dönüyordu işte. Büyük adımlar halinde. Onu önce ezip sonra kaldırarak. Çimmek zaten eziyetli bi şeydi. Fakat hafifliyordu insan sonrasında. Hamamla tövbe arasında bir ilişki vardı. Ona çimmeyi hatırlatan bu kelime muhakkak iyi bir şeydi. İncirler dağıtılıyordu. Meliha teyzeler, ev sahipleri olan ve her zaman hasır şapkaları altında yaşam süren zarif tebessümlü Gökalp kardeşler, Ali Osman beyler, daha çok incir olmak üzere köşedeki iki yetimli ev de dâhil yaz sonu herkes incirlenmişti. Ballanmıştı. Ağaç vazifesini içtenlikle yerine getirmiş bir kul gibi, mutluydu. Ferit te. Babası ve annesi de… Birinci kattakiler ve ikinci kattakiler de. Çatıdaki kiremitler ve daha yukarı çatıdaki bulutlar da… İncir ağacının bütün yaprakları Ferit’i alkışlıyorlardı. Çok büyük ve sessiz alkışlardı bunlar. Elleri ve ayaları büyüktü ağacın. “Alkış için değil ki…” dedi içinden Ferit, ağacın rüzgârla oyununa ara vermesi esnasında bakmaya izin aldığı gökyüzüne bakarak. O an dağınık yıldızlar kulaklarını birbirlerine bağladılar ve bir çerçeve oluşturdular. Lacivertin üstüne “Teşekkürler!” yazıyor gibiydi. Vallahi. Kıvırcık saçlarını düzleyip yüzünü, gözlerini örtmek istedi. Utanmıştı. İncir dağıtırken bir ecnebi rast gelmişti Ferit’e mahallede. Sepete bakan gözlerini görmüştü onun. Sepetteki bal küplerine... Annesinin hafızasına not düştüğü isim listesinin içinde bu turistin adı geçmiyordu. Veremezdi. Pekâlâ ya göz hakkı ne olacak? Olmaz. Göz gördü bir kere. Hem ne göz… Gök mü göz mü ayırt etmesi zor. Öyle ki incir sarısına düştüğünde yeniden onu yeşertecek kadar mavi. Sepeti uzatası geldi. İçinden bir iki tanesini alıp vermek cimrilik olabilir, diye düşündü. Hayır, bunu tam da böyle düşünemezdi. Hissetti. Küçüklük; büyük hislilikti öyleyse. Bir şey bilmemek. Dil ile izah edememek. İfadesizlik. Fakat derinde, kuyusunun dibindeki kıpırtılardan bir alfabeye sürmek parmak uçlarını. Anlama bulaşmak. Dilsizliğin deli imkânı. Hissetmek sadece kalbe ait bir şeydi. Henüz kelimelere dökülmemiş, cümle olmamış bir âlemdi hisler âlemi. Sonra, daha evvelsi gün annesinin, babasının en beğendiği mendillerinden birisini verdiğini ve onu ceketinin iç cebine sakladığını hatırladı. Mendili çıkardı. Lacivert ile bordo çizgi mendilin dört bir tarafını çeviriyor, tam köşeye geldiklerinde birbirlerine omuz verip birlikte daha küçük bir karenin ikişer duvarını örüyorlardı. Bu iki renk iyi anlaşıyorlardı. Gece lacivertinin içinden başını uzatan bir ay nasıl ışıtıyorsa bordoya boyanmış kadife gülü bir bahçede… İşte öyle. Ferit mendili açtı. İçine sepetten dört, yok, beş incir koydu. Beşincisi çok büyüktü. Yarılmıştı ortasından. Neredeyse yedi incir. İyi. Tek sayı iyidir diyordu içinden bir ses. Şimdi oldu, diyordu. Göz hakkına karşı daima cömerttir gönül, diyordu. Tek sayının neden iyi olduğunu kendisine açıklayacak kadar bilmiyordu. Mantıksız olabilirdi. Mantık her şeyin bizzat izahını bekleyen aklın kendi lüksüydü. Delil, ispat muhasebesini tutan yönetici ırgat. Tek sayı iyidir, bitti. Bir; sonsuzluk ifade eder. Bitirilemeyecek olmayı… Bereketliliği. Mavi gözleri doysundu ecnebi misafirlerin. Madem buralara kadar gelmişler ta memleketlerinden... Hoş gelmişler. Sepetten şekerlik, incirden şeker. Küçük küplere binmiş ballar, şifalar. Daha ne... Nasipliymişler doğrusu. Ağaca baktı bir daha Ferit. Eser; bir varlığın esebildiği kadar esmesi ve uzanabileceği son sınıra dokunabilmek için varlığının ayakucunda yükselmesi miydi? Küçüktü yaratılan çünkü. Huyu kısa gelirdi. Ayakucunda, kendisini yükseltecek bir üretimin ucunda en yükseğe dokunabilme çalışmalarından başka bir şey değildi hayat. Tıpkı bu İncir ağacı gibi. Köklerinin ucunda yükseldi ve en uzağa uzattı incirlerini… Bu ağacın dalları dedi, dünyayı sardı. Nerelere uzandı. Bu ağaç; sanıldığı gibi durduğu yerde durmuyor. Dünyanın taa öteki ucuna bile yetişiyor yemişi. Hem burada, hem orada. Hem mukim, hem seferi… Hey maşallah. Korna sesiyle sıçradığında elindeki zarf içindeki resimle birlikte yere düştü. O İncir ağacının olduğu iki katlı evin yerinde yükseltilmiş iş hanına ayna tutan küçük su birikintisinin içine. İş hanı altta kaldı. Birikinti hafif dalgalandı. Üstündeki tozlara tutundu damlalar. Ayaklandılar. Damladan korkulur tabi. Her damla deryanın veciz halidir ya çünkü. Tabi… Koca İşhanı içine istif edilmiş dükkânlar ve çalışanlarla beraber İncir ağacına tırmanmaya başladılar. Taksi şoförü “ Meczup mudur nedir…” diye söylenerek indi. Düşen resmi almak üzere bütün bir hayali aynalayan su birikintisine çömelmiş kalmış olan Ferit Bey’in yanına geldi. “Para desteni mi düşürdün amca, ne bekliyorsun yolun ortasında? Malın neyse de, canına mı susadın?” diye söylenerek. O da eğildi. Baktı. Bir resim. Biraz eskiden çekilmiş. Çekip gitmiş yılları resmediyor. Resimde iki katlı evi kucağına almış, incirleyerek öpen koca bir ağaç! Nerede şimdi? Şimdi nerede? Zarfın üstünde ise yabancı bir memleket adı. Okunması zor. Bir de o yedi inciri afiyetle yemiş olduğu için mavi gözleri yeşermiş bir kadın. Uzun yoldan gelmiş ayağı tozsuz bir kadirşinaslık. Şoför Ferit Bey’in dalgınlığına bağırıp çağıracakken fotoğraftaki ağaca bakakaldı. Bu, dedi. Bizim, dedi. Ağaç, dedi. “Ulan”, dedi. Az oturmadım ben bu ağacın mahallenin orta yerine kurduğu koca sofraya! Sen ezik bir şoför sanma abi beni. Efkarımız edebiyatımız anadın mı?!”, diye devam ederken, Ferit Bey başını kaldırdığında oldu olacak olan. Karşılıklı uyanışlar, bağrışmalar. Sokak ortasında. Korna orkestrasının şahlandığı anda. Fotoğrafı yeniyle sildi taksi şoförü. Yukarıya kaldırdı. İş hanı’nın yanına tutup baktı. Göz kapaklarında bütün bir milletin pişmanlığı, büyük bir keşke’si ve kirpikler arasında bir nem ıslık çalıyordu.
İNCİR AĞACI
Bir kere erkekler baba oluyordu. Kadınlar da anne. Babanın kalbi annede toplanıyor, oradan çocuklara dağılıyordu. Annenin kalbi ise çocuklara çatallandıktan sonra babanın kalbinde derlenip toplanıyordu. Büyük annenin ve büyük babanınki torunlara bölünüyor, pay ediliyor, daha sonra büyüklere kalırsa kalıyordu. Her şeyin küçüğü daha çok seviliyordu. Evin de.
Ayşe Şener yaklaşık 2 ay önce paylaştı