Bir üniversitede edebiyat dersi esnasında kar yağıyordur. İri yarı fakat pek ince ruhlu hoca sorar. “Kar... Size neyi hatırlatıyor?” Cevaplar cümbüş... Öğrencilerden biri;“Kefen!” der. Kimi; “Kundak”, kimi; “Gelinlik” der. “Arınma” diyen olur. “Yok yoksul, evsiz olanı”, “Üşümeyi ve kimsesizliği”, diyenler olur. Bir başkası ise “Kökü gökte olan çiçek” der.
Kar bu. Hepimizin gördüğü. Beyazın karaya vurması.
Fakat işte bakışlar farklı. Çeşitlenmenin güzelliği.Anadolu’da bin bir çeşit çerezi siniye dizerler ve çayın arkasından aniden getirirler. Çetnevir derler. İşte öyle bir sevince benziyor. Hayatın farklı lezzetlerle donanmış bir sini gibi konması önümüze...
Aynı olanın bu kadar farklı anlamlara bürünmesi, bi’ birini bi’ diğerini giyinmesi, sürprizlerle zihin dünyamızda, bakışımızda endam etmesi pek heyecanlı. Kabul edelim ya da etmeyelim bu düş oyununda da,hayata akseden uygulamalarında da illa bir zevk, bir zenginlik var.
Farklılıklarımıza kem bakmak ne, fikir sağlığımız için koruma altına almalı. Günün birinde bütün dünyanın tıpa tıp birbirinin aynısı ve tıpkısı olarak düşündüğünü, beyinlerimizin hık demiş birinin beyninden düşmüş olduğunu, istisnasız her konuda aynı düşündüğümüzü (yani düşünmediğimizi), birbirimizi ezber ve tekrar ettiğimizi, birer kopya olduğumuzu, aykırı hiç bir ses, söz olmadığını, herkesin birbirine “evet, tabi, aynen, çok haklısın!” deyip durduğunu düşünsenize. Bir kabus gibi...
Fark; doğrucu ayna gibidir. Ne olmadığımızı gösterir. Ölçü değilse de kıyas imkanı verir. Ruha neşe. Sen bir tanesindir. Öteki bir tanedir. Herkes biriciktir. Aynılık uzun vadede cinnettir. Bir süre sonra aynılardan her biri fazlalık olduğunu duygusuna kapılır. Silikliğe isyan eder ve benlik rengini arar bünye. Var mısın, yok mu? Sorusu gelir akla iki de bir. Varsa tabi...
Aynılık için savaşmayı bırakıp onu bir tohum olarak saklayabiliriz. Fakat bırakalım rengarenk çıksın her ruh kendi toprağından hayata. Hem kime ne! Yoksa her insanın o kadar özgür olmaması gerektiğini mi düşünüyoruz bu varoluşta?
O sınıfta sorulan kar sorusunun son günlerde toplumumuza sorulmuş olduğunu kurgulayalım. Gittikçe artan ayrışma, kavga hastalığımızı bu mevzuya uyarlayalım. Bir sosyal deney varsayımı olarak... “Kar size neyi hatırlatıyor?” sorusuna kefen ile kundak diyenlerin kesin kavgaya tutuşması gerekiyor bu durumda. En nihayet kundak diyenlerin, kefen diyenlere günlerini göstermeleri, kefen diyenlerin de o karla karşı tarafı cansız bir şekilde kundaklamaları gerekiyor değil mi? Yazık ki son günlerde birbirimize üslubumuz böyle. Sağ duyu sizlere ömür. Bırakın birbirine zıt hayat görüşünde olanlarımızı, aynı görüş, güya ortak çatı altında olanların bile sükunetle konuşamadığı fakat kavga ettiği, takılamadığı, eğlenemediği fakat daimi sataştığı bir ahvaldeyiz. Savaştan yakınan bizler, barışı ön savaşa çevirdik.
Yarın bir gün bahar gelecek. Bu kar onun telaşı. Fakat dünya böyle giderse yine kış yine kıyamet.
Zaman en çok ta “Ya doğru konuş, ya sus!” zamanı!
Susup etrafımıza bakabiliriz! Kaybettiğimiz mektuplara. Lapa lapa kar yağdığında her birimize özel birer mektup atılıyor gibidir. Bulutlar görünmez kapımızda beyaz beyaz bağırır: "Postaaa!"
Sade merhamet öğretisi gibidir kar.
Adeta diyor ki:
“Arınmışlığın rengini giy! Hep bir olmayı, bin olmayı giyin. Üryanlığı... Rengarenkliği çelemiyorsan kendi rengini de unut! Renksizliği seç!
Beyaz giy! Havar ol! Havari ol! Esenliğin ve barışın yardımcısı ol! Allah’a “yardım et!” Masumlara, masum halklara… Karalar bağlamayı terket! Kar ağla. Çoğulcu birliğe yürü!”