Ülkemizin "Konuşmanın yasak olduğu bir ülke" olarak tanımlanması hakikaten gülünç. Belki şöyle denilebilir;
“Siz konuşmuyorsunuz yalnız. Sizinkisi karşılıklı insani saygı çerçevesinde gerçekleştirilebilir ve sürdürülebilir bir iletişim değil. Siz dili; köprü değil karşı bellediğiniz, ön yargılarınızdan başlı başına bir din oluşturup körce inandığınız ve küresel güçlerinize yaslanarak yok etmeye and içtiğiniz öz dil, anlayış ve kültürünüze karşı her an atıp tuttuğunuz bir bomba olarak kullanıyorsunuz. Siz istiyorsunuz ki; sürekli bir takım güçlere yaslanarak edinmiş olduğunuz şımarıklık ve küstahlıklarla başkalarının inanç ve yaşamının üstüne o üslupsuz dilinizi patlatıp eğleneceksiniz, karşı dil de hep susacak, küsecek... Konuşmaktan kastınız genellikle bu. Bu türlü konuşmak bile çoğunlukla yasaklanmıyor bu ülkede. Belki yeni yeni herkes artık diline bir sahip olsun kuralı hukuka yansıyor. Belki ancak susan ve sabredenleri de dikkate alan bir hukuksal süreç başladı.”
Hep geç gelen hukuk bir yana, eğer hepimiz sureten insansak her şeyden önce konuşmanın hakikati nedir de uzlaşmalıyız. Çoğu konuşma konuşma değil, başka bir şey. Çoğu dile dil denilemez. Başka bir isim, tanım bulunmasını gerektirecek bir organa dönüştürüldü dil…
Üslubunu ve ahlakını kaybeden dil artık bildiğimiz dil değildir; toplumsal dokuyu için için yiyen mutant bir organa dönüşmüştür.
Konuşma içeriğinden çok konuşma üslubu, eleştirel ahlak, isyan ahlakına dikkat edilmesi, anlaşma aracı olan dilin insani saygı çerçevesinde kullanımı, aşağılama ve alay amacı taşımaması, taşıp küstahça köpürmeyi kahramanlık saymaması, savaşmak işin değil barışmak için legal, insani üslupların, yolların tercih edilmesi gerekir.
"Konuşma hakkı" ile "konuşma biçimi yani üslup arasındaki ayrım önemli. Türkiye’de veya genel olarak toplumda bir "ifade yasağı" olduğu iddiası geziniyor. Sorun şu; söyleneni engellemekten ziyade, söyleniş biçimindeki yıkıcılık, saygısızlık ve manipülasyona karşı çıkılıyor. Bu yaklaşım, özgürlüğün sınırlarının ötekinin hakları ve insani saygı ile çizilmesi gerektiğine dairdir.
Dil, insanlar arasında anlayış ve bağ kuran bir köprü olması gerekirken ötekileştiren, yargılayan ve karşı tarafı ezmeye çalışan bir bomba/silah gibi kullanılıyor. Dilin birleştirici değil, çatışmayı körükleyici bir araç haline gelmesi, toplumdaki diyalog zeminini yok eden en büyük etkenlerden biri bence.
Eleştirinin kendisi doğal ve gerekli bir hak. Bunda tamamız. Fakat ne hikmetsizlikse bu daima "küstahlık", "üstten bakma" veya "alay etme" ile harmanlandığı için eleştiriyi ahlaki zemininden koparıp başka bir zemine fırlatıyor. Birileri sürekli “Gel! Hadi gelsene!” şeklinde davranırsa, bir gelmez, iki gelmez, üçüncüde gelir çağırdığınız muhatap… Israrla gelmemesi sükuneti bozmamak ve toplumsal huzurun devamı için yaptığı fedakarlıktır. Nurettin Topçu gibi düşünürlerin de vurguladığı isyan ahlakı ve eleştiri ahlakından habersiz çok ahmakça ve doğru dürüst hiç konuşmanın olamayacağı bir ahlaksız zemin oluşturuluyor ve toplumun dibi, huzur zemini oyulup duruluyor.
Bir kere bir şeye karşı çıkarken bile bir usul, edep ve değerler silsilesine bağlı kalınması gerekir. Hayır duruma bakılırsa bu kavgadan beslenenlerin genel olarak aile terbiyeleri de ahlaklı konuşmayı öğrenmek için de hiç müsait olmamış sanırım. Küstahça birbirlerini aşağılayarak ve kapı baca çarparak çıkıp gitmiş olmalılar birey olmaklıklarına. Yani sanırım… Üslupsuz bir eleştiri, haklı bir davayı bile haksız konuma düşürebiliri hiç bilmiyor gibiler.
Fakat toplumda tırmanan nefret söylemi, hakaret ve aşağılama kültürü artık hukuki sınırlar ve sorumluluklar kapsamına gireceğe benziyor.
İfade özgürlüğünün "istediğini, istediğin üslupla, başkasını aşağılayarak söyleme hakkı" olmadığını, her özgürlüğün bir sorumluluk getirdiğini vurgulayacak bir sistem ahlaki anlamda kurulamamış ise hukuk böyle toplumları zoraki de olsa bu ahlaka davet edecektir.