Yazlardan bir yazdı…
Hani toplu taşımların bedava olduğu aylar. İrademize sağlık dediğimiz günlerden
bir gündü. Ada’dan dönüyorum. Vapur hınca hınç. O an bizim Nuh’umuz bu kaptandı
adeta ve “Merak etmeyin herkes vapura binecek!” anonsuyla kapışmayı, izdihamın zararlarını önlemeye
çalışıyordu. Hepimizi adada mahsur kalmaktan ve İstanbul’suzluktan kurtarmaya söz
veriyordu. Vapura herkesi aldı. Çift veya tek. İyi veya kötü. Bilge veya cahil. Us’lu veya canavar, istisnasız herkesi...
Ayrıca hemen oracıkta nezaketsiz, kaba saba, açıkgöz, bencil tutumuyla bir adım öne
çıkanları da vapura aldı.
Vapur dönüşü yeni tanıştırıldığım ve memnun olduğum nadidenin kulağına eğildim.
“İnsanlık insanlık diye çıldıran ben, bir vapur dolusu bunca kargaşayı, bir saatlik yer için
açıkgözlüğün zirvesinde kapışmayı görünce o çılgın sevdamdan şuracıkta vazgeçmiş
gibiyim.” dedim. Halbuki toplumsal dertleri dert edinen insanların başı daimi kalabalıktır.
Fakat hayali kalabalık uslandırılmış vaziyette çözüm bekler. Nezaketli ve masumdur. Bir
şekilde ezilmiş ve haksızlığa uğramışlığını zihinde yavaş çekimle tekrar eder halde
hareketlidir en fazla...
Hiç unutmuyorum; bir ara, içlerinde pek çok sorumsuz olan dokuz kardeşli bir arkadaşımı
telefonla aradığım ve hatırını sorduğumda, mahzunca, “Ne olsun... Bir sürü gereksiz
kardeşle aynı evdeyim.” demişti. Birlikte yaşadığı, kahrını çektiği kardeşlerinden
“gereksiz” diye bahsetmesine gücenmiştim. Şaşırdığım o diyaloğu, bir sürü kardeşle aynı
şehri paylaştığımı bu kadar yakından görünce yeniden hatırladım.
İnsanlık soyut olduğu için uzaktan sevildiğinde incitmiyor hiç birimizi. Fakat yakından,
şartsız, ayırt etmeden sevmesi ne zor. Kahrını çekerek, emek vererek sevmesi. Rahmani
bir durum. Merdivenli. Zor. Yakınlaşmak uzaklaşmak mı? Hayır. Sadece sevgi; bizzat emek istiyor. Kahırsız
tebessümünü ruhun. Görmek ve kendine inanmak istiyor.
Ayrıca sevilme potansiyeline sahip nicelik/kalabalık, kendi edip eylediklerindeki nitelik
veya niteliksizlikle kendi kendilerini fasl’ediyor, ayırt ediyorlar zaten. Kimileri, kimi kalbe;
cennetimize giriyor, kimileri de uzağa, hasretsizliğin bile değmediği çukura atılıyorlar. Biz
de öyle. Ya kalbe, cennete alınıyor veya cehenneme, hasrete atılıyoruz. Akil mahrem
odalarda bir izdihama rastlanmıyor.
Vapurda -nasıl oldu bilmiyorum ama- oturabildim. Beyefendi ise ayakta kaldı. Oturmayı
paylaşamadığım zaman (bu herhangi bir imkanı paylaşamadığımda da oluyor) ayakları
ağrıyan biriyim. Yine eğildim: “Pozitif ayrımcılığı kabul etmiyorum. Sıra ile oturalım
lütfen.” dedim. Güldü. “İlginç. Ben de kabul etmiyorum. Ama lütfen otur... Rahatsız olma!”
deyince ayaklarımın yanı sıra karnım da ağrıyarak, İstanbul’a geldim. Paylaşılmayan
menfaat bana daima bir parça zarar/ağrı olarak geri döner zira.
Vapurdan inerken, yanımda; binerken olmayan bir cümle vardı. Uzaktan sevmek ile
yakından sevmek arasında, sevmek ile sevmemek kadar büyük bir fark olabilir,
cümlesi... Yıllardır sevgilerimizin uzaklara atılganlığı, yakınlara ise gönülsüzlüğünü
eleştirirken haksız sayılmazdık. Uzaktaki insan kardeş, Müslüman kardeş, uzaktaki bir
akraban, uzaktaki fakir, uzaktaki yaşlı, uzaktaki dede ve nine, uzaktaki çocuk daima daha çok seviliyordu, yakındakilerden.
Hele uzak halklar. “O kadar değerliydi ki”... Onun için meydanlarda toplanır, varsın olsun damarların
acıyasıya slogan atar, sosyal medyanda (hususi yanlış yazıldığı için tashih istemez)
istediğin duygusallığı yapar, en olmadı aracı kurumla biraz yardım yapar sıyırırdın
kardeşliğin her türünden. Fakat mesafe yakınlığı başlı başına problem. Bildiğin emek
istiyor.
Mesela insanın en yakınındakilerden eşi; insan kardeşidir. Hatta ilginçtir çoğu zaman din
kardeşi. Ne diyorsun, cidden mi? Vallahi de billahi de öyle. Çocukları da mı? Evet! Hem
insan, hem Müslüman kardeşi... Komşusu. Mahalledeki, o mahaldeki muhtaç kişi de.
Bilmem hangi ülkedeki fakir gibi. Hatta ondan önce ve şimdi. Derhal…
Mültecilerimiz, şu koca dünyaya sığdırılamayanlar da bizim insan kardeşimiz, hatta
Müslüman kardeşimiz-di çoğu. Fakat işte artık uzak değillerdi. Uzaklardayken olduğu gibi
sevilmiyor olabilirlerdi. Uzakların mucizevi sevgisinden çıkıp gelip yakınlığın sevimsizliğine
bürünmüşlerdi. Verilesi emekleri, çekilesi kahırları vardı artık... Ciddi ciddi hayatı ve menfaati
paylaşması da vardı. Var da vardı… Şimdi çoğu gitti gerçi. Yeniden uzaklardalar. Yerlerinde sağolsun durumundalar.
Bütün bunları masamıza koyduktan sonra şunları söyleyebiliriz. Uzaktan sevmek ise yakından sevmek arasında, sevmek ile sevmemek kadar büyük bir fark olabiliyor. Maksadımız uzak ya da yakın sevginin hakikatine uygun bir çizgiye düşürmek adımlarımızı, çabalarımızı… Sevgilerin yalandan sıyrılıp hakikate yaklaşabilmesinin önünü açmak. Fiziksel yakınlığa rağmen ayrı düşmüş kalplerin de bu sözüm ona ayrılığın üstüne üstüne yürümelerine cesaret vermek…
Bu uzaktan sevmeleri en çok yakınlarını görmezden gelen ve uzaklara abanmış insan ilişkilerinde gözlemleyebiliyoruz. Yakın umutlar bu kadar keskin bir şekilde ötelenmemeli belki de. Belki yakın emek istiyor ve bu sebeple yakını sevmekten kaçıyor olabilir, insan-lar. Uzak ise sadece duygusal salınımlar isteyebilir. Havada uçuşan ve buharlaşan sözleri sarf etmek, sonu gelmeyen yazmalar ve iletişim araçlarını patlatacak kadar iletişmeler o kadar da zor değil...
Uzaktan sevmek durduk yerde ve aslında biraz da yalan hasret, yakından sevmek emektir diyebilir ve insanı emeğe davet edebiliriz. Sevginin sorumluluğunu yerine getirmeye davet edebiliriz.
Bu yazıyı, o gün o vapurda insanlığı olan sevgimi sorgularken ve en çok uzaklar için sevgi ve adanış sloganları atan fakat yakınlarını ötekileştiren tavırlar üzerine de yazmış bulundum. Alyazmalım filminin önemli sahnesinde/ sevginin emek olduğu vurguladığında bu gerçeklik çabası herkesin hoşuna gitmişti, biliyorum. Belki bu yazı da o sahnenin edebi halidir…
Maksadım gözlerin ve kalbin her şeyden önce yakından uzağa bir güzergah izlemesi veya en uzağı görmüş ve sevmişlerse o uzağı fiziki olarak yakınlaştırma emeğine işaret etmektir. Sanal ortamın da getirdiği yozlaşıyı bir parça düşündürmektir...